Taş Düşmeden Önce

Bazı düzenler vardır; insan eli değene kadar kusursuzdur. Bozulduğunda ise ses çıkarmaz. Önce susar, sonra bedel ödetir. Bugün hayvanları “uyutma” adı altında öldürmeyi tartışıyoruz. Oysa tartışmamız gereken şey, bir hayvanın varlığı değil; insanın sınırıdır.
Bu coğrafyada kurt da vardı, ayı da… Tilkiler zaten hep buradaydı. Onlar da Allah’ın yarattığı düzenin parçasıydı. Biz yokken de buradaydılar, biz varken de. Ama bir denge vardı. Doğa kendi içinde bir hiyerarşi kurmuştu. İnsan, hayvan ve tabiat arasındaki mesafe belliydi. Sonra ne oldu? Ormanları parçaladık. Yaşam alanlarını daralttık. Dağları deldik, yollar açtık, şehirleri büyüttük. Yetmedi… Şimdi de sonuçlarına tahammül edemiyoruz.
Bugün “kurt caddeye indi” diye manşet atıyoruz. Yarın ayı iner. Öbür gün başka bir canlı. Ve bir gün, başımıza taş düşer; şaşırırız. Oysa Allah bu hayvanları bilerek insanla temas edecek kadar evcilleştirdi. Kedi, köpek, kuş… İnsanın merhamet duygusunu canlı tutmak için. Koruma içgüdüsüyle şefkati birleştirmek için.
Bu sadece jeolojik bir mesele değil. Bu, ahlaki bir mesele. Bu, imanla vicdanın kesiştiği yer. İslam’da zulüm yalnız insana yapılmaz. Canlıya yapılan her haksızlık, hesabı olan bir meseledir. “Uyutmak” kelimesiyle öldürmeyi meşrulaştırmak, vicdanı susturmanın yeni adıdır.
Bir düzen bozuldu mu, önce hayvanlar bağırır. Sonra doğa cevap verir. En son da insan bedelini öder. Bugün kurtu konuşuyoruz. Yarın ayıyı. Sonra taşları… Ve o taş düştüğünde, “nerede yanlış yaptık?” demenin artık bir anlamı kalmaz.