Kardeş Kavgası, Dost Kazığı ve Aynı Hikâyenin Sonsuz Tekrarı

Bu coğrafyada gündem değişir, başlıklar yenilenir ama hikâye hep aynıdır. Suriye deriz; sınırın ötesi değil, aslında kendi vicdanımız tartışılır. Kürt sorunu deriz; konuşan çoktur ama dinleyen azdır. YPG, terör, güvenlik… Kelimeler serttir; zihinler ise nedense hep konforludur. Ekonomi desen, bir milletin sabrını en iyi sınayan laboratuvar hâlâ aktiftir. Dost kazığı mı? O zaten bu toprakların en kadim folklorudur.
Düşünürler boşuna söylememiştir: İnsan, çoğu zaman gerçeği değil; gerçeğin işine gelen kısmını sever. Platon’un mağarasındaki gölgeler bugün ekranlarımızda HD çözünürlükle akıyor. Işığa çıkmak isteyen az, gölgede yorum yapan çok.
Hobbes’un “insan insanın kurdudur” sözü, bizde fazla mütevazı kalır; zira burada insan, insanın hem kurdu, hem çobanı, hem de kasabıdır.
Suriye meselesine bakıyoruz: Haritalar çiziliyor, söylemler sertleşiyor, masalar kuruluyor. Ama masaya oturanların çoğu, masanın faturasını ödeyenlerin yüzüne bakmıyor. Kuramlar devrede: Güç dengesi, vekâlet savaşı, jeopolitik çıkar… Hepsi doğru. Eksik olan tek şey var: Ahlak. O, hiçbir raporun dipnotunda yer almıyor.
Kürt meselesinde ise klasik paradoks sahnede. Bir yanda “kardeşlik” afişleri, öte yanda ayrıştırıcı pratikler. Hegel’in diyalektiği burada tıkanıyor; tez bağırıyor, antitez küfrediyor, sentez ise sosyal medyada linç ediliyor. Konuşma cesareti var, yüzleşme cesareti yok. Herkes çözüm istiyor ama çözümün bedelini ödemeye kimse gönüllü değil.
Velhasıl, bu memlekette herkes bir şey örüyor: Kimi saç, kimi hikâye, kimi de milleti kandırma stratejisi. Saç örmek kültürdür; ona laf yok. Ama o saçı alıp ideolojik vitrine koyunca mesele kuaförden çıkıp propaganda bürosuna giriyor. Trajik olan şu: Eleştirene “faşist”, alkışlayana “özgürlükçü” etiketi yapıştırmak, artık düşünmenin yerine geçiyor. Düşünmek zahmetli çünkü; slogan daha pratik.
Gencecik şehit kızlarımızdan da utanmıyorlar, onların anısına dahi saygı gösteremeyen, hümanist görünümlü bölücü sevici vatan hainisiniz.
Bir de son zamanların “simgesel siyaset” meselesi var: örgüt seviciliğinin estetikle kamufle edildiği sahneler. Kürt kadınlarının saç örmesi, kadim bir kültürün, emeğin ve zarafetin göstergesiyken; propaganda afişlerinde aynı saç, bir anda siyasî vitrine çevriliyor. Roland Barthes’ın dediği gibi, mitler gerçeği yok etmez; onu doğallaştırır. Burada yapılan tam olarak bu: Kültür, ideolojiye fondöten sürülerek “masum” gösteriliyor. Eleştirenler “kadın düşmanı”, susanlar “duyarlı”, alkışlayanlar “ilerici” sayılıyor. Oysa itiraz, kadına ya da kültüre değil; sembolün silaha çevrilmesine. Kültürü kalkan yapan propaganda, eleştiriyi ahlak dışı ilan ederek kendini dokunulmaz sanıyor. Kültür yaşar; propaganda kullanır ve atar.
Son söz mü? Bu ülkede herkes barış istiyor ama kimse manipülasyondan vazgeçmek istemiyor. Kardeşlik diyoruz; araya hep bir ajanda sıkıştırıyoruz. Sonra da “neden olmuyor?” diye soruyoruz. Olmaz tabii.
Çünkü bizde bazıları hâlâ saçı örerken aklı çözmeyi unutuyor, aklı düğümleyenlerin de örgüsü hiç bozulmuyor.
Ekonomi… Adam Smith mezarında ters dönse elektrik üretir, o derece. Piyasa “görünmez el” ile değil, bazen görünür bir yumrukla çalışıyor. Rakamlar uçuşuyor; enflasyonun felsefesi yapılıyor. Oysa mutfaktaki tencere Kantçı değil, gayet ampirik: Kaynamıyorsa sorun teoride değil, ateştedir.
Ve dost kazıkları… Machiavelli yıllar önce uyarmıştı: Güç, dostluğu sever ama sadakati garanti etmez. Bugün hâlâ “stratejik ortak” deyip cebimizi kontrol ediyoruz. Sonra bıçak sırtımızdan girince şaşırıyoruz. Oysa tarih, sürpriz sever ama naifliği affetmez.
Habil ile Kabil’den bu yana değişmeyen tek şey var: Kardeş kavgası, gerekçesini hep meşrulaştırır. Kimi ideoloji der, kimi güvenlik, kimi kutsal dava… Sonuç aynı: Mezarlıklar dolu, haklılar yorgun.
Augustine’in dediği gibi, “kötülük cehaletten değil, iradeden doğar.” Yani “bilmiyorduk” bahanesi, tarihte pek çalışmıyor.
Gelelim finale. Bu memlekette herkes vatanı çok seviyor; sevme biçimleri farklı sadece. Kimi sözle, kimi susarak, kimi de fırsatını bulunca satarak… İğne mi? Şu olsun: Herkes hain arıyor; aynaya bakmayı ise hâlâ “kişisel gelişim” sanıyor. Espri mi? O da bizden: Coğrafya kader derler ya; bizde kader, sabah başka, akşam başka açıklama yapandır.
Velhasıl Ülkem, kavga eski, aktörler yeni, dekor tanıdık. Değişen tek şey, hafızamızın süresi. O da zaten enflasyona yenik düşmüş durumda.
Dip notumuza gelelim; Siz siz olun, sizi seven insanı üzmeyin. Ahını almayın. Başınıza sarmayın. Hatta direnirken de gülümsemeyi bırakmayın. Rabbim ben ve alayınızın hayatında ki tüm eksiklikleri tez zamanda doldursun. Saygı ve hürmetle büyük küçük demeden alayınızın ellerinden öperim…
“Okuyucular üzülmesin, çünkü; Bozkurtlar dirilecektir.”
Evet unutmadan; Cesaret Bulaşıcıdır…
10 kuruşluk pul ve imza…