Dünya genelinde, özellikle son yıllarda gerçekleştirilen seçimler, toplumların siyasi tercihleri konusunda iki önemli gerçeği bizlere öğretmiştir. Birincisi, toplumun yaklaşık yarısı gerçek çözümler üreten liderler yerine, güçlü bir agresif siyasete sahip politikacıları tercih ederken; ikincisi, toplumun diğer yarısı ise bu yükselen radikalleşme ve yaşam standartlarındaki düşüşten oldukça rahatsızdır. Bu durum, çoğu zaman “İnsanlar nasıl olur da böyle birine oy verir?” şeklindeki soruları akıllara getirirken, güçlü muhalefet kesimlerinin varlığını unutmamıza neden olmaktadır. Bu kesimler, her ülkede değişim arayışında olan ve haliyle memnuniyetsizlikleri artan bir haldedir.
Bastırılan bu muhalefet, korku politikaları ve savaş hayaletinin oluşturduğu bir atmosferde yaşamaktadır. Bu yapılar, ticaret savaşlarını meşrulaştırmak için kullanılan birer araç haline gelmiştir. Aslında insanlığın en temel ihtiyacı olan güvenliğin, bu tür keyfi politikalarla sarsılması, bir siyasetçinin gücünü değil daha ziyade zayıflığını ve avamlığını göstermektedir. Geçtiğimiz günlerde, ABD Başkanı Donald Trump, bir savaş hayaleti temasını gündeme getirirken, ona benzer bir ifade ile cevap veren Çin lideri Şi Cinping, “Amerika bir savaş istiyorsa, başta ekonomik olmak üzere her türlü savaşa hazırız.” diyordu. Bu gibi açıklamalar, uluslararası ilişkilerin ne denli karmaşık ve tehlikeli bir hale geldiğinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Liberal propagandalar çerçevesinde sıkça duyduğumuz “görünmez el” ve “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” ifadelerinin geçerliliği sorgulanırken, Ukrayna lideri Volodymyr Zelenski’nin başına gelenler de dikkate değerdir. Özellikle, bağımsızlık ve ulusal onur gibi kavramların arka planda bırakıldığı bir ortamda, yardım almadan kendi başınıza var olmanın ne kadar zor olduğunu gösteren olaylar yaşanmıştır. Trump’ın Zelenski’ye söylediği “Üçüncü Dünya Savaşı ile kumar oynuyorsun! Sen barış istemiyorsun!” ifadeleri, bugünün uluslararası ilişkilerinde barış arayışının hangi aşamaya geldiğini gözler önüne seriyor. Bu bağlamda, her tansiyonu yükselten olayın Üçüncü Dünya Savaşı potansiyeli yarattığını düşünmek, günümüzdeki olumsuz gidişatı daha da karmaşıklaştırıyor.
Ancak asıl dikkat edilmesi gereken unsur, aramızda dolaşan gerçek hayaletin, savaş değil, emperyalizmin kendisi olduğudur. Ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayan, çıkara dayalı bir ekonomik sistemde hayatta kalmaya çalışan insanlar, adeta sefahet içerisinde varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadır. Başta bahsedilen muhalefet ve liderlerin baskı altında kalması, savaşın bir joker kartı olarak kullanılmasına yol açmış ve bu durum, dünya üzerindeki siyasi manzarayı giderek daha da karmaşık hale getirmiştir. Diplomasinin bir grup erkek çocuğunun manasız tartışmalarına dönmesi, arzulanan barış dolu uluslararası ortamı daha da zor ulaşılan hale getiriyor.
Sonuç olarak, çıkar çatışmaları ve kişisel kaprislerin uluslararası ilişkilerde öne çıktığı bu dönem, ülkelerin refah seviyesini düşürmekte ve bireyleri çaresiz bir hale getirmektedir. İlerleyen zamanlarda bu tıkanıklığın nasıl aşılacağı, özellikle de muhalefet ve liderler arasındaki dengeyi sağlamak açısından kritik bir öneme sahip olacaktır.



