Mimar Sinan’ın “kalfalık eserim” dediği Süleymaniye Camii, 16. yüzyıldan bu yana yalnızca bir ibadethane değil; eğitimden sağlığa, sosyal yardımdan kültürel yaşama uzanan çok yönlü yapısıyla İstanbul’un hafızasında özel bir yer tutuyor.
Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1550-1557 yılları arasında inşa ettirilen cami, klasik Osmanlı mimarisinin en görkemli örnekleri arasında gösteriliyor. Sinan’ın özgün matematik anlayışıyla yedi yılda tamamlanan yapı, Haliç’e hakim konumuyla şehrin silüetinde adeta bir mücevher gibi parlıyor.
Heybetli kapılarından içeri adım atan ziyaretçiler, yalnızca manevi bir atmosferle değil; kubbelerin dengesi, ışığın mekana dağılımı ve mimari oranların kusursuzluğu ile de karşılaşıyor.
BİR CAMİDEN FAZLASI: KÜLLİYE KÜLTÜRÜ
Süleymaniye, çevresindeki medreseler, darüşşifa, imaret, hamam, kütüphane ve türbelerle Osmanlı şehircilik anlayışının en bütüncül örneklerinden biri. Külliye bünyesindeki medreseler asırlar boyunca İstanbul’u önemli bir ilim merkezi haline getirirken, darüşşifa ve imaret sosyal devlet anlayışının mimari karşılığı olarak hizmet verdi.
Bugün de külliyenin bazı bölümleri üniversiteler ve araştırma kurumları tarafından bilimsel çalışmalar için kullanılıyor. Birinci ve ikinci medreselerin kitaplığa dönüştürülmesiyle oluşturulan Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, nadir koleksiyonlarıyla araştırmacılara kapılarını açmayı sürdürüyor.

“ZAFER ANITI” NİTELİĞİNDE
Akademisyen ve sanat tarihçisi Yasin Saygılı, selatin camilerinin Osmanlı geleneğinde özel bir yere sahip olduğunu belirterek, bu yapıların devlet hazinesinden değil, padişahların sefer ganimetlerinden ayrılan payla inşa edildiğini ifade etti.
Saygılı’ya göre Süleymaniye, klasik Osmanlı üslubunun zirvesini temsil ediyor. 18. ve 19. yüzyıllarda şehre deniz yoluyla gelenlerin karşısına çıkan ilk büyük yapılardan biri olan cami; Ayasofya ve Topkapı Sarayı ile birlikte İstanbul’un simgesel üçlüsünü oluşturuyor.

MİNARELERDEKİ SEMBOLLER
Caminin dört ana minaresi, İstanbul’un fethinden sonraki dördüncü padişah olan Kanuni’ye atıf olarak yorumlanıyor. Minarelerdeki on şerefenin ise Kanuni’nin Osmanlı’nın onuncu padişahı oluşunu simgelediği düşünülüyor.
Dört büyük kaide üzerine oturan ana kubbe ise İslam cemaatinin birliğini ve dört hak mezhebi sembolize ediyor. Yapının içinde ve avlusunda yer alan bazı sütun ve taşların Anadolu, Irak ve Suriye gibi Osmanlı coğrafyasından getirilmiş olması da imparatorluğun geniş sınırlarına gönderme niteliği taşıyor.

RAMAZAN GECELERİNİN MERKEZİ
Osmanlı’nın son dönemlerine kadar Süleymaniye, özellikle ramazan gecelerinde bir ibadet mekânının ötesine geçerek sosyal hayatın kalbi haline geliyordu. Salep ve boza ikramları, Karagöz-Hacivat gösterileri, alışveriş tezgahları ve panayırı andıran etkinliklerle cami çevresi gece boyunca canlılığını koruyordu.
Bugün de yerli ve yabancı ziyaretçilerin yoğun ilgi gösterdiği Süleymaniye Camii, hem ibadet edenler hem de mimarlık ve tarih meraklıları için İstanbul’un yaşayan kültür miraslarından biri olmayı sürdürüyor.



