
Sahile vurmuş bir sandal gibiyim, nasıl bir fırtına varsa artık içimde !!
Az bi el atın, az kaldı kırklara karışmama!
Bazı zamanlar insan kendini bu memleketin sahiline vurmuş bir sandal gibi hissediyor. Dünya cayır cayır yanıyor; bir tarafta Ortadoğu’da bitmeyen savaşlar, bir tarafta ekonominin fırtınası, diğer tarafta insanların birbirini bir kaşık suda boğmaya hazır olduğu sosyal medya mahkemeleri…
Kimin iyi, kimin kötü olduğuna karar vermek artık bir tweet kadar kolay, bir insanın itibarını yok etmek ise bir yorum kadar kısa.
Herkes birbirine yukarıdan bakıyor.
Herkes birbirini ölçüyor, biçiyor, hüküm veriyor.
Ama bazen hakikat, en çok hor görülen yerde saklı oluyor.
İşte bu yüzden eskiler bir kıssa anlatır:
İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Şakir ve Zakir adında iki oğlu vardır. Hasankaleliler her ikisine de sonsuz saygı ve sevgi duyarlar. İbrahim Hakkı’nın küçük oğlu Zakir, yavaş yavaş itibarını kaybetmeye başlar. Son derece dindar olan Hasankale halkı Zakir’in her zaman meyhaneye gitmesine çok kızar olmuştur. Zakir gününün büyük bir kısmını meyhane köşelerinde geçirir. Şakir ise tıpkı babası gibi son derece dindardır. Bu sırada garip bir olay olur. İbrahim Hakkı Hazretleri, Zakir’in meyhane borcunu ödemek üzere meyhaneci ile görüşür. Meyhaneci, İbrahim Hakkı Hazretleri’ne der ki, “Zakir’in hiç bir şekilde bana borcu yoktur. Sebebine gelince, Zakir sabahtan gelir oturur, akşama kadar şarap içer. Ertesi günü gelince, onun şarap içtiği fıçıyı dolu bulurum.” Bu cevabı alan İbrahim Hakkı Hazretleri, Zakir’in artık bir ermiş olduğuna kanaat getirir.
Bir gün İbrahim Hakkı Hazretleri, oğullarını imtihan etmeye karar verir. Sabah namazından önce iki oğlunu da yanına alarak kaleye çıkar. Tan zamanı burcun önünden tam otuz dokuz tane güvercin geçtiğine ve bunlar kırklardan olan periler olduğuna inanılırmış. İbrahim Hakkı önce büyük oğlu Şakir’e dönerek, “Oğlum Şakir kendini burçtan aşağı at” der. Şakir korkar, babasının isteğini yerine getiremez. İbrahim Hakkı Hazretleri daha sonra küçük oğluna döner, aynı teklifi ona da yapar. Zakir, hiç gözünü kırpmadan babasının sözünü dinler ve kendisini kalenin burcundan aşağı atar. Tam o esnada otuz dokuz güvercin peyda olur. Bu otuz dokuza bir de Zakir ilave olur ve kırk olurlar. Böylece Zakir kırklara karışmış olur.
İbrahim Hakkı Hazretleri diğer oğlu Şakir’e dönerek şöyle söyler:
“Harabat ehline hor bakma Şakir
Defineye malik viraneler var.”
O günden sonra kırklara karışmış olan Zakir’i kimseler göremez.
Bugün de çağ değişti ama insan değişmedi.
Birini gördüğümüzde hemen hüküm veriyoruz.
Kıyafetine bakıyoruz.
Konuşmasına bakıyoruz.
Hangi mahalleden olduğuna bakıyoruz.
Sonra da “bu adamdan bir şey olmaz” damgasını yapıştırıyoruz.
Oysa tarih bize defalarca aynı şeyi söyledi:
En çok hor görülen viranelerin altında bazen en büyük defineler yatar.
Bugün sosyal medyada birbirini linç edenler, yarın o linç ettikleri insanların haklı çıktığını görünce sessizce köşeye çekiliyor.
Çünkü insanın içini gören algoritma yok.
İnsanın niyetini ölçen cihaz henüz icat edilmedi.
O yüzden eskilerin sözü hâlâ geçerli ey halkım: Harabat ehline hor bakma…
Define bazen tam da viranede saklıdır.
Demem o ki; Dünya mavidir,
Tıpkı portakallar gibi.
O halde;
Hayat uçuyor,
Kuşlar kısa…
Dip notumuza gelelim; Siz siz olun, sizi seven insanı üzmeyin. Ahını almayın. Başınıza sarmayın. Hatta direnirken de gülümsemeyi bırakmayın. Rabbim ben ve alayınızın hayatında ki tüm eksiklikleri tez zamanda doldursun. Saygı ve hürmetle büyük küçük demeden alayınızın ellerinden öperim…
“Okuyucular üzülmesin, çünkü; Bozkurtlar dirilecektir.”
Evet unutmadan; Cesaret Bulaşıcıdır…
10 kuruşluk pul ve imza…
